Anneler Günü’nde Bozlağın İçinden Gelen Anne Sesi

Çiçekdağı’ndan Didim’e Uzanan Bir Ömür Hikâyesi

Yaşam Yayın: 10 Mayıs 2026 - Pazar - Güncelleme: 10.05.2026 08:58:00
Editör - Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 5 dk.
Google News

Anneler Günü’nde Bozlağın İçinden Gelen Anne Sesi

Çiçekdağı’ndan Didim’e Uzanan Bir Ömür Hikâyesi

Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı

25 Ağustos 1956…
Sabaha karşı saat 02.00…

İç Anadolu’nun sıcak ve kuru bir yaz gecesi yaşanıyordu. O yıllarda Çiçekdağı, bugün olduğu gibi Kırşehir diye değil, daha çok Yozgat bozkırının bir uzantısı gibi anılırdı. Türkiye’nin nüfusu ise 23 Ekim 1955 Genel Nüfus Sayımı’na göre yaklaşık 24 milyon 64 bin 763 kişiydi.

Ve o gece…
Türkiye’nin nüfusuna bir kişi daha eklendi.
Çiçekdağı’nın yaklaşık 28 bin nüfuslu küçük kazasında, devlet memuru olan babam Servet Sarışın’ın evinde bir doğum telaşı vardı. Babam ziraat teknisyeniydi. Anadolu’nun toprağını tanırdı. Kuraklığı da bilirdi bereketi de…

Annem Zeliha Nilüfer’in doğum sancıları başlayınca ilçenin ebesine haber verilmişti. O yıllarda doğum, sadece anne-babanın değil, komşuların, akrabaların, hatta devlet memurlarının ortak heyecanıydı.
Babamın görev yaptığı ilçelerdeki memur arkadaşları eşleriyle birlikte bizim eve gelmişlerdi. Bahçede bekliyorlardı. O sıcak geceyi serinleten tek şey umutmuş belki de…

Ve sonra…
4,5 kiloluk bir erkek çocuk dünyaya gelmiş.
“Tam bir tosuncuktu,” derdi annem yıllar sonra gülerek.

Dedemin adını vermek istemişler bana. Ama annem bir isimde daha ısrar etmiş:
“Yusuf…”
Böylece kulağıma ezan okunmuş ve ismim “Yusuf Mehmet” olmuş.

Ben doğduğum gece annemin içine yeniden hayat doğmuş aslında…
Çünkü annem ilk bebeğini kaybetmişti. İçinde büyük bir sessizlik taşıyordu. Ben dünyaya gelince o sessizlik biraz olsun çözülmüş. Bana hep:
“Sen bana iyi geldin,” derdi.

Belki de bu yüzden annemin gözlerinde bana bakarken hep başka türlü bir ışık olurdu.
Benim doğduğum evde kırklama yapılmış…
40 taşlı sular hazırlanmış…
Nazar değmesin diye mavi boncuklar takılmış…
Lohusa şerbetleri kaynatılmış…
Komşular gelmiş.
Kayseri mantıları açılmış…
Testi kebapları pişmiş…
Arabaşı çorbaları hazırlanmış…
Yufka ekmekleri yapılmış…
Demli çaylar içilmiş.

Ve babam…
Babamın sesi çok güzelmiş.
Ben doğunca bir anda bozlaklara sarılmış. Sanki Neşet Ertaş olmuş o gece…
“Ah Yalan Dünya”yı, “Kesik Çayır”ı, “Mihriban”ı okuyormuş anneme…
Çünkü İç Anadolu’da türkü sadece müzik değildir. İnsan bazen sevincini konuşamaz ama türkü söyler.

Yıllar geçti…
Ben 10 yaşına geldiğimde artık İzmir’de yaşıyorduk.
Bir akşam annem yine eski günleri anlatmaya başladı. Tandır başındaki kadınları… Harman yerlerini… Bozkırın sarı sessizliğini…
Sonra bana dönüp şöyle dedi:
“Bozlak sadece türkü değildir oğlum… İnsanın içine sığmayan acının sesidir.”

Sustu…
Bakır tasın içindeki ayranı karıştırırken gözleri uzaklara gitti. Sanki Çiçekdağı’nın bozkırına dönmüştü yeniden.
“Eskiden insanlar derdini sazla anlatırmış,” dedi.
“Ağlamak ayıp sayılırmış. Erkekler gözyaşını türküye dökermiş.”

Sonra bana o çobanın hikâyesini anlattı…
Sevdiğine kavuşamayan bir delikanlıyı…
Ay ışığında dağın başında bağlama çalan bir genci…
“İşte bozlak böyle doğmuş,” dedi annem.
“İç yanmasının sesi olmuş.”

Ve ardından Aşık Veysel’i anlattı bana…
“Onun sazında Anadolu vardır oğlum,” dedi.
“Gariplik vardır… Gurbet vardır… Ama en çok insanlık vardır…”
O gece ilk kez şunu anlamıştım:
Bozlak…
Bozkırın konuşamayan kalbidir.

Bugün Anneler Günü…

Ve ben şimdi Didim’de, denize bakan bir sabahın içinde bu satırları yazarken, artık hayatta olmayan annemle yeniden konuşuyorum sanki…
“Anne…” diyorum içimden…
“Sen bana sadece hayat vermedin… Hikâyemi de verdin.”

Bugün hâlâ bir türkü duyduğumda, bir bozlak yükseldiğinde, çocukluğumun Çiçekdağı geceleri gelir aklıma.

Ve ben hâlâ o sıcak Ağustos gecesinde, evin bahçesinde doğumu bekleyen insanların arasında, annemin kollarında dünyaya yeni gelmiş bir çocuk gibi hissederim kendimi…

Şimdi anlıyorum…
İnsan bazen annesini kaybetse bile onun sesi içinde yaşamaya devam ediyor.
Tıpkı bozlaklar gibi…
Sessizce…
Yanık yanık…
Ama hiç susmadan…

25 Ağustos 1956 günü bir Cumartesi gününe denk geliyordu.

Yani ben, İç Anadolu’nun sıcak bir Ağustos gecesinde, Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan sabaha karşı saatlerde dünyaya gelmişim…

Bozkırın sessizliğine karışan ilk ağlayışım da bir hafta sonu gecesine denk gelmiş.

Tüm Annelerin Günü Kutlu olsun.

 
 
 
Ek Fotoğraflar
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.