

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - İkinci Bölüm: Kayıp Defter
Gazeteci Yusuf Mehmet Sarışın, yağmur altında dinlediği hikâyenin tek kelimesini bile kaçırmadan not defterine yazıyordu.
Yaşam
Yayın: 21 Eylül 2026 - Pazartesi - Güncelleme: 21.09.2026 06:27:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 11 dk.


EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ
İkinci Bölüm: Kayıp Defter
Gazeteci Yusuf Mehmet Sarışın, yağmur altında dinlediği hikâyenin tek kelimesini bile kaçırmadan not defterine yazıyordu.
Ali Rıza Efendi’nin sesi zaman zaman titriyor, fakat sözleri birbirine karışmıyordu. Hacı Saniye Hanım’ın yıllar önce Evkaf dairesine gelişini, konağını kimsesiz kız çocuklarına bırakışını ve vakfiyenin nasıl hazırlandığını ayrıntılarıyla anlattı.
Konağın kapısında duran adam ise sabırsızlanmıştı.
“Masal dinleyecek vaktimiz yok,” dedi. “Burası Hakkı Ziya Bey’in mülküdür. Tapusu da kendisindedir.”
Yusuf Mehmet başını kaldırdı.
“Tapu ne zaman alınmış?”
Adam bir an duraksadı.
“Sana hesap mı vereceğiz?”
“Bana değil,” dedi Yusuf Mehmet. “Gazeteyi okuyacak İzmir halkına verirsiniz.”
Adamın yüzü gerildi. Birkaç adım öne çıktıysa da Ali Rıza Efendi’nin elindeki mühürlü belgeyi görünce durdu.
“Eski bir kâğıt parçasıyla kimsenin malına el koyamazsınız.”
Ali Rıza Efendi bastonunu taşlara vurdu.
“Biz kimsenin malına el koymaya gelmedik. El konulan emaneti geri almaya geldik.”
Yağmur şiddetlenmişti. Emine, Ali Rıza Efendi’nin arkasında titriyordu. Makbule Hanım da onları merak ederek evden çıkmış, uzaktan konağa doğru geliyordu.
Yusuf Mehmet not defterini kapattı.
“Burada konuşmanın faydası yok. Gazeteye gidelim. Belgeyi kuru ve aydınlık bir yerde inceleyelim.”
Ali Rıza Efendi konağın pencerelerine son kez baktı. Üst kattaki kırık camlardan birinin arkasında küçük bir yüz görür gibi oldu. Bunun, yıllardır oraya girmeyi bekleyen bir çocuğun hayali mi yoksa kendi vicdanının oyunu mu olduğunu anlayamadı.
Vakfiyeyi ceketinin içine yerleştirdi.
“Gidelim,” dedi.
Anadolu Sesi gazetesi, Basmane Garı’na yakın, iki katlı eski bir binanın üst katındaydı. Alt katta bir matbaa çalışıyordu. Merdivenleri çıkarken kurşun harflerin birbirine çarpan sesleri duyuluyor, havaya mürekkep ve nemli kâğıt kokusu yayılıyordu.
Duvarlarda eski manşetler asılıydı. Bazıları eski yazıyla, son haftalarda çıkanlar ise yeni harflerle basılmıştı. Aynı duvar üzerinde iki ayrı devir yan yana duruyordu.
Gazetenin sahibi ve başyazarı Rauf Bey, ellili yaşlarında, ince bıyıklı bir adamdı. Yusuf Mehmet’in yanında yaşlı bir adam, iki kadın ve küçük bir çocukla içeri girdiğini görünce gözlüğünü çıkardı.
“Yine ne buldun Yusuf?”
“Bir haber değil, Rauf Bey,” dedi Yusuf Mehmet. “Bir emanet bulduk.”
Ali Rıza Efendi vakfiyeyi masanın üzerine serdi.
Rauf Bey belgeyi inceledi; fakat eski yazıyı tam olarak okuyamadı.
“Bunu kim çözecek?”
“Ben okuyacağım,” dedi Ali Rıza Efendi. “Fakat yeni harflerle yazacak birine ihtiyacımız var.”
Yusuf Mehmet odanın karşısındaki mektebi gösterdi.
“Zehra Öğretmen yardım eder.”
Kısa süre sonra Zehra Öğretmen gazeteye geldi. Yirmi beş yaşlarında, sakin bakışlı, kendinden emin bir genç kadındı. Yeni harfleri öğretmek için açılan Millet Mektebi’nde görev yapıyordu.
Masaya oturdu. Önüne temiz kâğıtlar koydu ve kalemini hazırladı.
“Başlayabiliriz.”
Ali Rıza Efendi, vakfiyenin ilk satırından okumaya başladı. Ağır, dikkatli ve tane tane konuşuyordu. Zehra Öğretmen, duyduğu cümleleri yeni harflerle kâğıda geçiriyordu.
Eski yazıyla yeni yazı, aynı masa üzerinde ilk defa birbirine dokunuyordu.
Emine, Zehra Öğretmen’in yanına sokulmuştu. Kalemin kâğıt üzerinde bıraktığı izleri merakla izliyordu.
“Bu hangi harf?” diye sordu.
Zehra Öğretmen gülümsedi.
“Bu, E harfi.”
“Benim adımın başındaki mi?”
“Evet.”
Zehra Öğretmen boş bir kâğıda büyükçe bir E çizdi. Kalemi Emine’ye uzattı.
“Kalanını da sen yazmayı öğreneceksin.”
Emine kalemi eline aldı. Kâğıda eğildi. Eli titreyerek ilk çizgiyi çekti.
Ali Rıza Efendi okumayı bırakarak küçük kıza baktı. Yıllar önce Hacı Saniye Hanım’ın söylediği söz yeniden kulaklarında çınladı:
“Bu konakta okuyacak her kız çocuğu benim evladım sayılsın.”
Vakfiyenin son satırı da yeni harflere aktarıldığında odadakiler sessizliğe gömüldü.
Belge açıktı. Konak, kimsesiz ve göçmen kız çocuklarının eğitimine ayrılmıştı. Bitişiğindeki iki dükkânın kirası da okulun giderlerinde kullanılacaktı.
Rauf Bey sandalyesinden kalktı.
“Bu, yarın birinci sayfadan yayımlanır.”
Yusuf Mehmet hemen daktilonun başına geçti. Kâğıdı makineye taktı ve başlığı yazdı:
BİR YETİM MEKTEBİNİN ÜZERİNE TÜTÜN KOKUSU
Daktilonun tuşları odada art arda yankılanmaya başladı.
Ali Rıza Efendi genç gazetecinin arkasında duruyordu.
“Evladım,” dedi, “haberi yazarken kimseye iftira etme.”
“Etmem.”
“Bilmediğini biliyormuş gibi yazma.”
“Yazmam.”
“Fakat bildiğini de korkup saklama.”
Yusuf Mehmet ellerini daktilodan çekti ve yaşlı adama döndü.
“Gazetecilik bazen büyük devlet meselelerini değil, sesi çıkmayan bir çocuğun hakkını manşete taşımaktır.”
Ali Rıza Efendi ilk kez hafifçe gülümsedi.
“Öyleyse doğru mesleği seçmişsin.”
Tam o sırada merdivenlerden ağır ayak sesleri geldi.
Kapı açıldı.
İçeri, konağın kapısında uzaktan gördükleri Hakkı Ziya Bey girdi. Uzun boylu, geniş omuzlu ve bakımlı bir adamdı. Üzerinde siyah bir palto, elinde gümüş saplı bir baston vardı.
Odaya girince önce vakfiyeye, sonra daktilonun başındaki Yusuf Mehmet’e baktı.
“Demek hakkımda haber hazırlıyorsunuz.”
Rauf Bey ayağa kalktı.
“Bir vakıf malıyla ilgili belgeyi inceliyoruz.”
Hakkı Ziya Bey cebinden katlanmış bir evrak çıkardı.
“Benim de belgem var.”
Kâğıdı masaya bıraktı.
Bu, konağa ait yeni tarihli bir tapu kaydıydı. Belgede mülk sahibi olarak Hakkı Ziya Bey’in adı yazıyordu.
“Ben bu konağı bedelini ödeyerek aldım,” dedi. “Vergisini de veriyorum. Elinizdeki kâğıt eski devrin unutulmuş bir belgesidir.”
Ali Rıza Efendi öne çıktı.
“Vakıf malı satılamaz.”
“Satılmış.”
“Yanlışlık yapılmışsa düzeltilir.”
Hakkı Ziya Bey güldü.
“Bu memleket, senin tozlu defterlerinle idare edilmiyor artık Ali Rıza Efendi.”
Yaşlı adamın bakışları sertleşti.
“Doğrudur. Fakat bu memleket de yetimin hakkı yenilerek kurulmadı.”
Odada sessizlik oldu.
Hakkı Ziya Bey, Yusuf Mehmet’in daktilosundaki kâğıdı çekip almak istedi. Genç gazeteci eliyle kâğıdı tuttu.
“Dokunmayın.”
“Bu haberi basarsanız gazetenizi mahkemeye veririm.”
Yusuf Mehmet ayağa kalktı.
“Verebilirsiniz.”
“Matbaanızın borcu olduğunu da biliyorum.”
Rauf Bey’in yüzü değişti. Gazetenin kâğıt tüccarlarına ve matbaa sahibine borcu vardı. Hakkı Ziya Bey belli ki yalnız konağın değil, şehirdeki insanların da hesabını tutuyordu.
“Yarın bu haber çıkmayacak,” dedi Hakkı Ziya Bey. “Aklınız varsa meseleyi burada kapatırsınız.”
Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce Emine’yi gördü. Küçük kızın elindeki kâğıtta eğri çizgilerle yazılmış tek bir harf vardı:
E
Hakkı Ziya Bey kâğıda baktı, sonra yüzünü çevirdi.
“Bir harfle dünya değişmez,” dedi.
Zehra Öğretmen sakin bir sesle karşılık verdi:
“Bütün kelimeler bir harfle başlar.”
Hakkı Ziya Bey cevap vermeden çıktı.
Akşam olduğunda gazete binasında yalnız Ali Rıza Efendi, Yusuf Mehmet ve Rauf Bey kalmıştı. Makbule Hanım, Emine’yi evlerine götürmüş; Zehra Öğretmen de mektebe dönmüştü.
Rauf Bey, vakfiye ile tapu kaydını yan yana koydu.
“Vakfiye önemli,” dedi. “Ama mahkeme asıl kayıt defterini ister. Bu belgenin Evkaf siciline işlendiğini kanıtlamamız gerek.”
Ali Rıza Efendi başını salladı.
“İşlendi. Kendi elimle yazdım.”
“Defter nerede?”
Ali Rıza Efendi sustu.
Defterin numarasını hatırlıyordu: İzmir Evkaf Sicili, 47. Defter.
Fakat savaş yıllarında Evkaf dairesi birkaç kez taşınmış, bazı kayıtlar hükümet konağına, bazıları depolara gönderilmişti. Büyük yangından sonra da pek çok defterin yandığı söylenmişti.
“Defteri bulamazsak ne olur?” diye sordu Yusuf Mehmet.
“Bu vakfiye inkâr edilemez,” dedi Ali Rıza Efendi. “Ama karşı taraf, aslının kaybolduğunu veya hükmünü yitirdiğini ileri sürer. Sicil defteri bulunursa kimse konuşamaz.”
“Defteri kim bulabilir?”
Ali Rıza Efendi pencereye yöneldi. Yağmur durmuş, sokak lambalarının ışığı ıslak taşlara vurmuştu.
“Hasan Efendi.”
“Kimdir?”
“Evkaf’ta benimle çalışırdı. Daire taşınırken kayıtları o toplamıştı.”
“Şimdi nerede?”
“Kemeraltı’nda küçük bir arzuhâlci dükkânı var.”
Yusuf Mehmet ceketini aldı.
“Hemen gidelim.”
Ali Rıza Efendi başını iki yana salladı.
“Hasan korkak adamdır. Gece vakti kapısına gidersek bizi dinlemez. Sabah konuşuruz.”
O gece vakfiye, gazetenin demir kasasına konuldu. Yusuf Mehmet haberini tamamladı fakat baskıya göndermedi. Önce kayıt defterinin izini bulmak istiyordu.
Ali Rıza Efendi ile birlikte gazeteden çıktılar.
Sokağın köşesine geldiklerinde karanlığın içinde bir gölgenin kendilerini izlediğini fark ettiler. Yusuf Mehmet dönünce gölge hızla uzaklaştı.
“Bizi takip ediyorlar,” dedi.
Ali Rıza Efendi bastonuna dayanarak yürümeyi sürdürdü.
“Demek doğru kapıyı çalmışız.”
Ertesi sabah Kemeraltı her zamanki gibi kalabalıktı. Bakırcıların çekiç sesleri, seyyar satıcıların bağırışlarına karışıyordu. Ali Rıza Efendi ile Yusuf Mehmet, Anafartalar Caddesi’nden geçerek üzerinde “Hasan Efendi – Arzuhâl Yazılır” tabelası bulunan küçük dükkâna ulaştı.
Kapı kilitliydi.
Komşu dükkândaki yaşlı adam dışarı çıktı.
“Hasan Efendi’yi mi aradınız?”
“Evet.”
“Bu sabah erkenden dükkânı kapattı. Şehir dışına gideceğini söyledi.”
Ali Rıza Efendi şaşırdı.
“Hasan, İzmir’den hiç ayrılmaz.”
“Bavulunu alıp gitti.”
Yusuf Mehmet kapının altına sıkıştırılmış küçük bir kâğıt fark etti. Eğilip aldı.
Kâğıtta yeni harflerle tek cümle yazıyordu:
Defter yanmadı. Fakat onu arayan yalnız siz değilsiniz.
Altında isim yoktu.
Ali Rıza Efendi notu birkaç kez okudu. Sonra yüzünü Yusuf Mehmet’e çevirdi.
“Hasan kaçmadı” dedi. “Kaçırıldı ya da saklanmaya mecbur bırakıldı.”
“Peki defter nerede?”
Ali Rıza Efendi, kilitli dükkânın karanlık camına baktı.
“Bunu bulmak için kırk yıl önce kapattığımız kapıları yeniden açacağız.”
Uzakta öğle ezanı okunmaya başlamıştı.
Aynı anda, Hakkı Ziya Bey’in konağında iki adam avludaki eski evrak sandıklarını ateşe veriyordu.
EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Birinci Bölüm: Mühürlü Sandık - Yusuf Mehmet Sarışın Yazdı. İzmir’e o yıl kış erken gelmişti. 1928 yılının kasım ayı daha yarılanmadan, denizden esen rüzgâr Kordon’u aşmış; Basmane’nin dar sokaklarına, Tilkilik’in yorgun evlerine kadar sokulmuştu.
Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir






