

EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Üçüncü Bölüm: Küller Arasındaki Emanet
Hasan Efendi’nin dükkânının kapısına bırakılan not, Yusuf Mehmet Sarışın’ın elinde titriyordu:
Yaşam
Yayın: 22 Eylül 2026 - Salı - Güncelleme: 22.09.2026 12:36:00
Editör -
Yusuf Mehmet Sarışın
Okuma Süresi: 10 dk.


EVKAF’TAN EMEKLİ ALİ RIZA EFENDİ - Üçüncü Bölüm: Küller Arasındaki Emanet
Hasan Efendi’nin dükkânının kapısına bırakılan not, Yusuf Mehmet Sarışın’ın elinde titriyordu:
Defter yanmadı. Fakat onu arayan yalnız siz değilsiniz.
Ali Rıza Efendi, bu cümleyi birkaç defa okudu. Kâğıdın üzerindeki harfler aceleyle yazılmıştı. Bazı çizgiler eğri, bazıları birbirinden kopuktu. Yazıyı yazan kişi yeni harfleri henüz öğreniyordu.
“Hasan’ın yazısı mı?” diye sordu Yusuf Mehmet.
“Eski yazısını tanırım,” dedi Ali Rıza Efendi. “Ama yeni harflerle nasıl yazdığını hiç görmedim.”
Notu ışığa doğru tuttu. Kâğıdın sağ alt köşesinde kahverengi bir leke vardı. Parmak ucuyla dokundu, sonra kokladı.
“Tütün…”
Yusuf Mehmet, karşılarında duran kilitli dükkâna baktı.
“Hakkı Ziya’nın adamları buraya gelmiş olabilir.”
Ali Rıza Efendi cevap vermedi. Hasan’ı kırk yıldır tanıyordu. Korkak olduğunu söylemişti; ama korkaklıkla hainlik aynı şey değildi. İnsan bazen kendisi için değil, sevdiklerini korumak için susardı.
“Önce eve gidelim,” dedi. “Makbule Hanım merakta kalmıştır.”
Basmane’deki ahşap eve vardıklarında kapının önünde Emine oturuyordu. Dizlerinin üzerinde bir tahta parçası, elinde Zehra Öğretmen’in verdiği tebeşir vardı.
Tahtaya defalarca aynı kelimeyi yazmıştı:
EMİNE
Bazı harfler büyük, bazıları küçük, bazıları da ters olmuştu. Fakat kız, adını ilk kez kendi eliyle yazabilmenin sevinci içindeydi.
Ali Rıza Efendi durup tahtaya baktı.
“Demek öğrendin.”
Emine ayağa kalktı.
“Daha güzel yazacağım.”
“Güzel yazmak zamanla olur. Önce doğru yazmak gerekir.”
Yusuf Mehmet gülümsedi.
“Ali Rıza Efendi yalnız vakıf kayıtlarında değil, harflerde de pek titizmiş.”
Kapı açıldı. Makbule Hanım telaşlı bir yüzle dışarı çıktı.
“Nerede kaldınız? Sizi bekleyen biri var.”
“Kim?”
Makbule Hanım sesini alçalttı.
“Hasan Efendi.”
Ali Rıza Efendi ile Yusuf Mehmet birbirlerine baktılar.
Hasan Efendi, evin arka odasında oturuyordu. Üzerindeki palto çamur içindeydi. Gözlüğünün bir camı çatlamış, sol kaşının üzerinde mor bir iz oluşmuştu. Önündeki çay bardağına elini sürmemişti.
Ali Rıza Efendi içeri girince ayağa kalkmaya çalıştı.
“Rıza…”
“Bize ne söylemek istiyorsun Hasan?”
Hasan Efendi gözlerini kaçırdı.
“Önce hakkını helal et.”
“Helallik sonra. Defter nerede?”
Odada ağır bir sessizlik oluştu.
Hasan Efendi ellerini dizlerinin üzerine koydu. Parmakları titriyordu.
“Büyük yangından sonra Evkaf kayıtlarının hepsi hükümet konağına taşınmadı,” dedi. “Yer olmadığı için bazı defterleri Hacı Saniye İmareti’nin deposuna götürdük. Kırk yedinci sicil de onların arasındaydı.”
Ali Rıza Efendi şaşırdı.
“Hacı Saniye’nin kendi imaretine mi?”
“Evet.”
“Bunu neden bugüne kadar söylemedin?”
“Kimse sormadı. Sonra da kayıtların tamamının yandığına dair bir tutanak hazırlandı.”
“Tutanağı kim hazırladı?”
Hasan Efendi sustu.
Ali Rıza Efendi bastonunu yere vurdu.
“Kim?”
“Hakkı Ziya’nın yanında çalışan Salih Kâtip.”
Yusuf Mehmet not defterini çıkardı.
“Demek defterlerin yanmadığını biliyorlardı.”
“Biliyorlardı,” dedi Hasan Efendi. “Fakat hangi kayıtların orada bulunduğunu bilmiyorlardı. Hakkı Ziya Bey, dün gece adamlarını dükkânıma gönderdi. Kırk yedinci defterin yerini sordular.”
“Söyledin mi?”
Hasan Efendi’nin gözleri doldu.
“Torunumu mektepten dönerken takip etmişler. Evimizin adresini biliyorlardı. Ben de korktum.”
Ali Rıza Efendi’nin yüzündeki öfke bir anda yumuşadı. Eski arkadaşının omzuna elini koydu.
“İnsan korkabilir Hasan. Yeter ki korkusunu vicdanından büyük tutmasın.”
“Depoyu söyledim. Sonra pişman oldum. Dükkânın kapısına notu ben bıraktım.”
“Yeni harflerle mi?”
Hasan Efendi utangaç bir ifadeyle başını salladı.
“Torunum öğretiyor.”
Emine, kapının aralığından onları dinliyordu. Hasan Efendi onu görünce başını eğdi.
“Bütün bunlar şu çocukların hakkı için mi?”
Ali Rıza Efendi cevap verdi:
“Bir tek çocuk için bile olsa değişmezdi.”
Yusuf Mehmet saatine baktı.
“Adamlar imarete bizden önce gitmiş olabilir.”
“Polise haber vermeliyiz,” dedi Makbule Hanım.
Yusuf Mehmet başını salladı.
“Haklısınız. Merkez karakolunda tanıdığım Komiser Cemal Bey var. Önce ona gideceğim.”
Ali Rıza Efendi ceketini giydi.
“Ben de imarete gidiyorum.”
“Olmaz,” dedi Makbule Hanım. “Bu hâlinle nereye gidiyorsun?”
“Defterin başına.”
“Polis gelmeden kimse bir yere gitmeyecek,” dedi Yusuf Mehmet. “Bu artık yalnızca bir vakfiye meselesi değil. Resmî kayıtları yok etmeye çalışıyorlar.”
Ali Rıza Efendi istemeyerek kabul etti.
Yusuf Mehmet karakola giderken Hasan Efendi’ye döndü.
“İmaretin bütün girişlerini biliyor musunuz?”
“Avlu kapısından başka, aşevinin arkasında küçük bir odun kapısı vardır. Yıllardır kullanılmaz.”
Emine sessizce bu sözleri dinledi.
Akşam üzeri gökyüzü yeniden karardı.
Komiser Cemal Bey, iki polis memuruyla birlikte eve geldi. Yusuf Mehmet, vakfiyeyi ve Hakkı Ziya Bey’in tapu kaydını masanın üzerine koyarak olanları anlattı.
Komiser, belgeleri dikkatle inceledi.
“Ortada henüz kesinleşmiş bir suç yok,” dedi. “Fakat resmî kayıtların yok edilme ihtimali varsa depoyu kontrol ederiz.”
Hasan Efendi ayağa kalktı.
“Vakit kaybetmemeliyiz.”
Hacı Saniye İmareti, Tilkilik’in yukarısında, uzun zamandır kullanılmayan taş bir yapıydı. Bir zamanlar her sabah kazanlarında çorba kaynar, yoksullara ekmek dağıtılırdı. Şimdi avlusunu yabani otlar kaplamış, pencerelerinin çoğu kırılmıştı.
Grup, dar sokaklardan imarete doğru ilerledi.
Sokağın başına geldiklerinde Ali Rıza Efendi havada yanık kokusu hissetti.
“Geç kaldık,” dedi.
İmaretin arka tarafında koyu duman yükseliyordu.
Komiser Cemal Bey polislerden birini itfaiyeye haber vermesi için gönderdi. Diğeriyle birlikte büyük kapıya koştu. Kapı içeriden sürgülenmişti.
Hasan Efendi, aşevinin arkasındaki küçük girişi gösterdi.
“Odun kapısı!”
Kapıya yöneldiklerinde ardına kadar açık olduğunu gördüler. Çamurlu zeminde birkaç kişinin ayak izleri vardı.
Tam o sırada karanlığın içinden iki adam çıktı. Birinin elinde boş bir gaz tenekesi bulunuyordu. Polisi görünce kaçmaya başladılar. Komiser Cemal Bey ile yanındaki memur peşlerinden koştu.
Yusuf Mehmet, Ali Rıza Efendi’yi kolundan tuttu.
“İçeri girmeyeceksiniz.”
“Defter içeride.”
“İtfaiye gelsin.”
“O zamana kadar defter kalmaz.”
Ali Rıza Efendi, ceketinin yakasını ağzına kapatarak taş koridora girdi. Yusuf Mehmet onu yalnız bırakamadı.
“Hasan Efendi, siz dışarıda kalın!”
Fakat Hasan da arkalarından geldi.
Duman, depo odasının tavanında birikmişti. Alevler henüz bütün yapıyı sarmamıştı; eski sandıkların bulunduğu köşede yükseliyordu. Yusuf Mehmet yerde bulduğu bir örtüyü su küpüne batırarak Ali Rıza Efendi’nin omuzlarına koydu.
“Defter hangi rafta?”
Hasan Efendi gözlerini kısmış, dumanın içinde rafları seçmeye çalışıyordu.
“Sağ tarafta… Üçüncü sıra… Üzerinde kırmızı bir işaret olacaktı.”
Rafların bir kısmı devrilmişti. Yüzlerce sayfa zemine dağılmış, bazıları tutuşmuştu.
Ali Rıza Efendi dizlerinin üzerine çöktü. Defterleri tek tek çeviriyordu.
“Kırk iki…”
Başka bir defteri aldı.
“Kırk dört…”
Yusuf Mehmet öksürmeye başladı.
“Buradan çıkmalıyız!”
Ali Rıza Efendi onu duymuyordu.
Birden taş duvarın arkasından ince bir ses geldi:
“Ali Rıza Dede!”
Emine, elinde küçük bir fenerle odun kapısının önünde duruyordu.
“Senin burada ne işin var?” diye bağırdı Yusuf Mehmet.
“Peşinizden geldim.”
“Derhâl dışarı çık!”
Emine feneri yukarı kaldırdı.
“Orada bir defter var!”
Duvarın dibinde devrilmiş rafın altında kalın, deri kaplı bir defter görünüyordu. Kapağının kenarında solmuş kırmızı bir çizgi vardı.
Hasan Efendi bağırdı:
“O!”
Ali Rıza Efendi ile Yusuf Mehmet rafı birlikte kaldırdı. Hasan Efendi defteri altından çekti.
Kapağın üzerinde güçlükle seçilen rakamlar vardı:
47
Ali Rıza Efendi defteri kucağına aldı. Sayfaları hızla çevirdi. Bazı kenarlar yanmıştı; fakat kayıtların büyük kısmı sağlamdı.
Aradığı sayfayı bulduğunda eli titredi.
Sayfanın üst kısmında Hacı Saniye Hanım’ın adı, altında konağın, bahçenin ve iki dükkânın tarifi yazılıydı. Kenarda Evkaf mührü ve Ali Rıza Efendi’nin kırk yıl önce attığı imza duruyordu.
“Bulduk,” dedi. “Emaneti bulduk.”
Tam o sırada tavandan yanan küçük bir tahta parçası düştü.
Yusuf Mehmet, Ali Rıza Efendi’yi kolundan çekti.
“Şimdi çıkıyoruz!”
Avluya ulaştıklarında itfaiye tulumbaları gelmişti. Görevliler hortumları açıyor, dumanın yükseldiği bölüme su sıkıyordu.
Emine dışarıda Makbule Hanım’a sarılmıştı. Makbule Hanım, kızın onları takip ettiğini fark edince peşinden gelmişti.
Ali Rıza Efendi avlunun ortasına kadar yürüyebildi. Sonra dizlerinin bağı çözüldü.
Yusuf Mehmet onu yere düşmeden yakaladı.
“Ali Rıza Efendi!”
Yaşlı adamın yüzü dumandan kararmıştı. Fakat sicil defterini göğsüne sıkıca bastırıyordu.
Gözlerini güçlükle açtı.
“Defter…”
“Burada. Kurtuldu.”
“Emine?”
“O da iyi.”
Ali Rıza Efendi, küçük kızın sesini duyunca rahatladı.
“Ali Rıza Dede, ismimi yazdım!”
Emine, yanında taşıdığı küçük tahtayı kaldırdı. Üzerinde düzgün harflerle EMİNE yazıyordu.
Ali Rıza Efendi gülümsedi.
“Şimdi sıra… mektebin adını yazmakta…”
Gözlerini kapattı.
Ertesi sabah Anadolu Sesi gazetesinin matbaası, gün doğmadan çalışmaya başladı.
Yusuf Mehmet Sarışın’ın haberi birinci sayfanın tamamını kaplıyordu:
YETİMLERİN KONAĞINI ATEŞ BİLE SUSTURAMADI
Alt başlıkta şu satırlar yer alıyordu:
Hacı Saniye Hanım Vakfı’na ait kayıp sicil defteri, dün gece eski imaret deposunda çıkan yangından kurtarıldı. Defterdeki kayıtlara göre bugün tütün deposu olarak kullanılan konak, kimsesiz ve göçmen kız çocuklarının eğitimi için vakfedilmiştir.
Haberin altında tek bir isim vardı:
Yusuf Mehmet Sarışın
Gazete sokaklarda satılmaya başlandığında polis, Hakkı Ziya Bey’in konağının kapısına resmî mühür vuruyordu.
Ali Rıza Efendi ise evindeki yatağında, başucuna bırakılan kırk yedinci sicil defterine bakıyordu.
Defterin kapağı yanmıştı.
Sayfalarının kenarları kararmıştı.
Fakat emanet hâlâ okunabiliyordu.
Ek Fotoğraflar

Yorumlar (0)
İlginizi Çekebilir







